Mahsum Çiçek’in kaleminden YERSİZ: KADER BİRLİĞİ

SANAT ve SÜREÇ

Açık Masa İştirak Programı

27 Şubat Çarşamba, 18:30
Sanatçı Konuşması: Eda Gecikmez, Zeyno Pekünlü, Sevil Tunaboylu
künye: sanat, kadın, mekan, sansür, eylem, örgütlenme, kolektivite

Açık Masa’nın yeni davetlileri Eda Gecikmez, Zeyno Pekünlü ve Sevil Tunaboylu hem sanatsal pratiklerinde hem de bu pratiklerle birlikte yürüttükleri çalışma gruplarında, anlık yanyanalıklarda ve uzun vadeli örgütlenme girişimlerinde sık sık biraraya geldiler. Hem sanatçı hem de birey olarak kafalarını kurcalayan konular etrafında örülen bu birlikteliğin yolu feminist hareketten, sanatçı haklarına, sansürden kentsel dönüşüm karşıtı hareketlere pek çok muhalefet alanında kesişti.
Bu defa kendi çalışmalarını paylaşmak ve tartışmak üzere yan yana geliyorlar; farklı pratiklerinin, eylemliliklerinin, deneyimlerinin sanat üretimlerine nasıl yansıdığını İştirak Programı’nda Açık Masa’ya yatırıyorlar.

***

Open Table İştirak Program

Wednesday 27 February, 18:30
Artist Talk: Eda Gecikmez, Zeyno Pekünlü, Sevil Tunaboylu
tags: art, woman, space, censorship, action, organization, collectivity

New guests of Open Table, Eda Gecikmez, Zeyno Pekünlü and Sevil Tunaboylu often stood side by side at instances of collaboration or through long term organizational initiatives, both with their artistic practices and in working groups which they carried out together. The paths of this alignment which was formed around issues engaging them as artists and individuals, often coincided on various social opposition areas, from the feminist movement to artists’ rights, censorship and to the movements against urban transformation.
On this occasion at Open Table, they will come together to share and discuss their individual works; they will be talking about how their different practices, agencies and experiences shape their individual artistic productions.

Ufukta Kaybolana Kadar İzledim – ANITLAR 16,21,45 // I Watched It As It Disappeared on the Horizon – MONUMENT 16,21,45

MORE

Fotoğraflar için Rıdvan Bayrakoğlu’na teşekkürler.

Kesici Alet

Kesici Alet

3. Uluslararası Çanakkale Bienali’nde sergilenen işimin başına gelenlerle ilgili olarak küratörler ve sanatçılar arasında yaşanan süreci, alıntılar ve yorumlarla birlikte detaylı bir şekilde özetlemek ve bu süreç hakkındaki düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.

Konuyla ilgili 25 Kasım 2012 tarihinde basına ve kamuoyuna duyuru olması amacıyla yazdığım bir metni sanatçıbirliği, sanattasansür, açık masa gruplarında ve sosyal medyada dolaşıma sokmuştum.


3. Uluslararası Çanakkale Bienali
İşimin başına gelen olaydan en son benim haberim oldu.

Basına ve kamuoyuna,

28 Eylül – 3 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen, 3. Uluslararası Çanakkale Bienalinde sergilenen “Hayalden” isimli yerleştirmemde yer alan bir işim, tespit edilememiş kişi veye kişilerce falçata ya da benzeri bir aletle kesilmiştir.

Bu olayın nasıl ve hangi sebeplerle meydana gelmiş olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Burada dikkat çekmek ve beyan etmek istediğim asıl sorun küratöryel ekibin bu olayı sanatçıya, gerçekleştiği tarihte bildirmemiş olmasıdır. Halbuki o sırada küratörlerin sorumluluğunda olan bir çalışmaya açıkça saldırılmıştır. Böyle bir saldırı durumunda ya da çalışmalardan biri herhangi bir dış müdahaleye maruz kaldığında haber verilmesi gereken ilk kişi çalışmayı tasarlayan ve üreten sanatçı olmalıdır. Çalışmanın sahibi bu aşamadan sonra çalışmasını geri çekip çekmeyeceğine ya da herhangi açıklayıcı bir eylemde bulunup bulunmayacağına özetle sürecin akıbetine kendi karar vermelidir. Bu aşamada küratöryel ekibin önceliği sanatçı adına karar vermek değil, sanatçıya durumu bildirip sonrasında nasıl bir tutum sergileyeceklerine birlikte karar vermektir.

Çalışmanın kesik haliyle sergilemeye devam edilmiş olması, olayın bilgisini sanatçıyla paylaşmak için serginin bitiminden on gün sonrasının beklenmiş olması ne profesyonel bir harekettir, ne de etik bir davranıştır. Bu tutumun tekrarlanmaması için tepkimi bu yazı aracılığıyla duyurmak istedim.

Saygılarımla,
Sevil Tunaboylu


Böyle bir açıklamayı yazmamın sebebi, bienal küratörlerinden Fırat Arapoğlu ve Seyhan Boztepe ile, ardından da Beral Madra ile yaptığım görüşmeler olmuştu. Bu görüşmelerde Seyhan Boztepe benden, eserimin tazminatını alacağımı ve konuyu artık deşifre etmeme gerek  kalmadığını bildirdi. Beral Madra ise resmime yapılan saldırının bana haber verilmeksizin sergilenmesine tepki gösterdiğim takdirde, organizasyonun zor durumda kalacağını, benim de öne çıkmak isteyen sanatçı durumuna düşeceğimi ifade etti.

Bu gelişmelerin ardından paylaştığım bu yazıda, olayın spekülatif yönlere kaymaması açısından küratörlerin yukarıda değindiğim ifadelerine yer vermeye gerek görmemiştim.

Özetle, tam ortasından kesici bir aletle yarılan resmimin, bienal yönetimi tarafından fark edilmesine rağmen bana haber verilmeksizin sergilenmeye devam etmesinden kaynaklanan rahatsızlığımı dile getirdim.

Yazıma cevaben ertesi gün Çanakkale Bienali küratör ekibinden gelen metni bütün gruplarda paylaşılmış olduğu için burada bir kez daha paylaşmakta beis görmüyorum. Okuduğunuz zaman anlayacaksınız ki; bu yazıda dilenen özrün hemen ardından, yukarıda okuduğunuz açık mektuba dair yapılan yorumda küratörlere haksızlık etmiş olduğum söyleniyor.


Kamuoyuna Duyuru,

Sanatçı Sevil Tunaboylu’nun 25 Kasım tarihinde sosyal paylaşım ortamları ve çeşitli mail gruplarından basına ve kamuoyuna hitaben kaleme aldığı bildirisi, 3. Uluslararası Çanakkale Bienali küratörlerini bir açıklama yapmaya çağırmaktadır. Bu noktada sürecin nasıl geliştiğiyle ilgili olarak kamuoyunu bilgilendirmemiz gereği doğmuştur.

Sevil Tunaboylu’nun 3. Uluslararası Çanakkale Bienali’nde yer alan “Hayalden” başlıklı duvar-enstalasyonunda yer alan küçük tuvallerden biri, sergileme sürecinde, tespit edilemeyen bir tarihte zarar görmüştür. Çanakkale’deki sergi görevlileri bu olayı yönetmekte deneyimsiz kalmış, küratoryel ekip sürecin yönetiminde proaktif davranamamış, şehir ve hatta ülke dışında bulunmalarından ötürü, olaydan farklı zamanlarda haberdar olabilmiş, dolayısıyla sanatçının bilgilendirilmesinde bir gecikme yaşanmıştır. Fakat gelinen noktada, sanatçının bu bildiriyi kaleme aldığı tarihten günler öncesinden itibaren küratoryel ekibin her üyesi kendisine üzüntülerini dile getirmiş ve zararının tazmini için tüm taleplerinin karşılanacağı güvencesi verilmiştir. Durum böyleyken, sanatçının bildirisinde küratoryel ekibin bu tavrına hiç değinmemesi, aksine sanki olayın üzeri örtülmüş, gereken sorumluluk alınmamış ve kendisine özensiz davranılmış gibi bir tablo çizmesi gerçeği tam olarak yansıtmadığı gibi, ilgili ekipte yer alan küratörlerin bugüne kadar gösterdikleri profesyonellik ve meslek etiğiyle de, Çanakkale Bienali’nde hayata geçirilen özenli ve özverili çalışmayla da örtüşmemektedir.

Hâlihazırda zaten zararın tazminini üstlenmiş bulunan küratoryel ekipten basın ve kamuoyu nezdinde neyin talep edildiğini bilememekle birlikte, Sevil Tunaboylu’ya daha önce de dile getirdiğimiz gibi, ilgili sorumluluğu üstlendiğimizi bir kez de basın ve kamuoyuna beyan ederiz.

Saygılarımızla,

3. Uluslararası Çanakkale Bienali Küratörleri


Altını çizdiğim kısımların anlamı, bir açıklama yapmamı gerektirmeyecek kadar aşikar görünüyor gözüme.

Küçük tuvalimin başına gelenler karşısında takındığım nankör tavırdan utanarak okuduğum yazıda gözlerim hevesle hepsini bilfiil tanıdığım bienal küratörlerinin, bu süreçteki davranışlarını anlamama yardımcı olacak ya da en azından hatayı kabul ederek bunu telafi etmeyi amaçlayan bir cümlesini aradı.

Yazıya gelen yorumlarda çok sayıda arkadaşım da metni hiç tatmin edici bulmadığını ifade etti. Sanattasansür grubundaki açık yazışmalarda şöyle tepkiler dile getirildi :

* “Uluslararası” adı taşıyan bir bienalde serginin başında sürekli görevliler yok mu? Böyle bir olayda küratörlere ve sanatçıya telefonla neden haber vermemişler? Küratörler kent ya da ülke dışında bile olsalar iletişim kanalları kapalı mı?”

” Sanatçı ve küratörlerin e-mail grupları üzerinden birbirlerine karşı sitemlerini paylaşmalarından çok, bir sanat çalışmasına karşı yapılan vandalizme odaklanmak gerekmiyor mu? Ülkede sanat karşıtı tavırlarıyla kötü örnek olan Başbakan ve diğer siyasi figürlerin bu tür saldırılara ortam hazırlamalarını tartışmak ve kınamak gerekmiyor mu?”

Nurten Özkoray

* ”Ben de suç duyurusunda bulunup bulunulmadığını merak ettim. Yapan kişi yada kişiler araştırılıyor mu? “

Arzu Yayıntaş

* “Küratörler bu olayı hangi tarihte öğrenmişlerdir? Durumu Sevil Tunaboylu’ya hangi tarihte haber vermişlerdir? Küratörler bu durumu ilk öğrendiklerinde basına niçin haber vermemişlerdir? (bence asıl önemli soru budur.)”

Evrensel Belgin

* “Açıkçası sabah maillerimi açıp Sevi’lin metnine bir cevap geldiğini görünce çok heyecanlandım. Heyecanımın sebebi bir açıklama ve özür yazısının hızla geldiğini düşünmemdi. Ancak bunun yerine sanatçıyı suçlar bir dille yazılmış, ‘olayın aile içinde kalmasını tercih etmedi’ tonunun baskın olduğu, yapılan hatayı sanatçı dahil ekip dışında herkese yıkan bir metin görünce hayal kırıklığına uğradım. Bu kadar mı zor bir hata olmuş demek ve özür dilemek? Üstelik sanatçının ne istediğini anlayamadık vurgusu Sevil’in metnini okumuş herkese garip gelmiştir eminim ki. Metin gayet kısa ve net bir şekilde yapılan hatanın kabul edilmesinden başka bir şey istemiyor. Son olarak işin ‘küçük’ olmasına yapılan vurgu da oldukça rahatsız edici.”

Zeyno Pekünlü

Bu yorumların ve soruların ardından Seyhan Boztepe imzalı ve Bienal yönetimi adına kaleme alınmış bir metin geldi.


Çanakkale’den Merhabalar,
Emekle, karşı duruşlarla, mücadeleyle ve muhalif alanlar yaratmak üzere çalışan sivil bir inisiyatifle yürüyor Çanakkale Bienali. Bununla örtüşen işleriyle tanıdığımız Sevil Tunaboylu’nun 3. Uluslararası Çanakkale Bienali’nde yer alan çok parçalı duvar-enstalasyonundaki çalışmalardan birisine anlamlandırılması mümkün olamayacak bir şekilde zarar verildi. Bienal mekanı olarak düzenlenmiş güvenlik görevlisi ve genç gönüllü arkadaşlarımın sürekli bulunduğu mekan olan Çanakkale Eski Otobüs Garında sergilenirken, fark edilemeyen bir anda gerçekleşen bu kabul edilemez olaydan dolayı inanılmaz üzgünüm.

Sevil Tunaboylu’ya üzüntülerimi sunuyorum.

Samimiyetle göstermeye çalıştığımız tüm hassasiyete rağmen sanatçının çalışmasının başına bunun gelmesinden ve sanatçıya haber vermekte geciktiğimiz için özür diliyoruz. Ayrıca sanatçının bilgilendirilmesi konusundaki gecikme, olayın şoku ve o zaman diliminin her bakımdan yoğun bir dönem olması yüzünden yaşanan karar verme probleminin yarattığı hata dışında herhangi hiç bir gerekçeyle yapılmamıştır-yapılamaz-yapılmaz. Sevil’in bu bağlamda üzerinde durduğu gecikme ve işin kısa bir süre de olsa o haliyle sergilenmiş olmasının yanlışlığına da içtenlikle katılıyorum

.

Evet başımıza gelen bu olayın ardından Sevil’i bilgilendirmekte hızlı davranamadık. Böyle olaylara daha önce hiç rastlamadığımız Çanakkale’de bunu yaşamanın verdiği karmaşıklıkta, sanatçıya verilecek güvencenin hazırlığını yapmaya çalıştık (nasıl tazmin ederiz ne yaparız vs.) direktörlük olarak asıl konu edilen bir çok meseleyi atladık tabii ve işte olay böyle gelişti.

Bienal sürecinde Çanakkale’de bütün katılımcı sanatçılar ve küratörler özverili ve son derece sıcak bir paylaşım yaşadılar diye düşünüyorum.

Çanakkale’nin sosyal iletişim ağları ve medya yoluyla paylaşılan görüntülerden görülebileceği gibi organizasyondaki güzelliklerin görmezden gelinmesini de istemiyorum. Bu olayın bienali, sanatçıyı, küratörleri ve kısaca tüm bu organizasyonundaki en saf ve doğal niyetleri gölgelememesini diliyorum.

Öncesinde de kendisiyle paylaştığım gibi bu aşamada sanatçımızın ve hepimizin hassasiyetlerini gözetecek bir noktada durarak sorumluluğu Çanakkale Bienali Direktörlüğü olarak üstleniyoruz ve Sevil’in öngördüğü şekilde bir yol izleyeceğiz.

Sevgilerimle

Seyhan Boztepe


Yukarıdaki metin hepimizin içtenliğine inanmak istediği bir özür metniydi. Fakat Evrensel’in aşağıda okuyabileceğiniz yazısında çok net belirttiği üzere akla takılan bir çok soru yine havada kalmıştı.


Merhabalar,

Gerçekleşen saldırıyı; “duvar-enstalasyonundaki çalışmalardan birisine anlamlandırılması mümkün olamayacak bir şekilde zarar verildi” diyerek sanki meta-fizik ya da sürreal bir olay gerçekleşmiş gibi tarif eden, olayın siyasi ve kamusal boyutu karşısındaki tutumlarına getirilen eleştirilere hiçbir yanıt vermeyen bu II. metnin, I. metnin içerdiği “tazminati verilecek, daha ne isteniyor” söyleminin de çektiği tepki üzerine yazılmış, ama süreçle ilgili -sorulmasına karşın- herhangi bir bilgi içermeyen, birbirini tekrar eden cümlelerden oluşan ‘zorlama’ bir özür-metni olduğunu düşünüyorum.

Seyhan Boztepe’nin olay gerçekleştikten (ve bilindikten) sonraki ’sanatçıya haber vermeme’ tutumu kendisine başka bir kanaldan sorulduğunda  ”resmin kendisinin o şekilde sergilenmiş olabileceğini bile düşündüğünü belirtiğini” ve ayrıca 5 Kasım’da olaydan yeni haberdar olmuş birinin durumun gizlenmesine gösterdiği tepki üzerine “olayın tüm sorumluluğunun kendisinde” olduğunu belirttiğini öğrendim. -elbette, bu bilgileri buraya benim yazmam gerekeceğini ben de tahmin etmezdim. üzgünüm.-

Dolayısıyla 3.çanakkale bienali’ndeki bu tutumunun, metinlerde belirtildiği gibi “şaşkınlıktan” ve “zamansal yoğunluktan” kaynaklanan ve bir ‘gecikme’ olmadığına, açıktan açığa bir “gizleme” olduğuna inanıyorum.

Tüm bunlardan dolayı; Seyhan Boztepe’ye -bu tarihten itibaren- kendisinin çağırıcısı olduğu hiçbir sergide yeralmayacağımı buradan duyururum.

Daha önce Fırat Arapoğlu’na (Müze içinde bir Müze Sergisi sürecinde) aynı şeyi deglare etmiştim. Burada tekrarlamayı gerekli görmüyorum.

Teşekkürler,
Evrensel Belgin


Gruplar içerisinde küratör ekibe yöneltilen bir çok yorumun ve sorunun ardından bekleyişimi bozarak, küratörleri sürece tekrar davet eden ve ortamı yatıştırmayı amaçlayan bir metin paylaştım.


Merhabalar,
Seyhan Boztepe’nin yazmış olduğu yazıdan sonra bir sessizlik hasıl oldu. Kendi adıma sessizliğimi bozarak, bazı sorulara yanıt verebilirim sanıyorum.Öncelikle Seyhan B.’nin yazdığı yazıyla hiçbir şeyin bitmediğini, aksine yeni başladığını düşünüyorum. Keşke daha önce böyle bir yazı yazılsaydı da, olası sağlıklı tartışma zeminimize daha kolay kayabilseydik. Tabii bunun için de küratöryel ekibin sanatçı birliği ve sanatta sansür gruplarında sorulan sorulara yanıt vermesi gerekiyor. Ben sabırla bekliyorum.

Örnekse, sanatçı birliğinde Arzu’nun sorduğu soru çok önemli:

“Fırat merhaba
Bu metni  sen de gönderince kafam karıştı. Bienal yönetiminin düşüncesini mi bizimle paylaşıyorsun yoksa bienal küratörleri olarak siz de önceki yazdığınız metinde/tutumda düzeltme yapmak istediğiniz için mi?  Önceki metni yazan bienal küratörleri Seyhan Boztepe’nin yazdığı metnin neresinde duruyor kavrayamadım. Diğer metin sanatçının hassasiyetini anlayamadığını üstten  bir dille belirtiyordu ki bu metin ondan biraz farklı. Bienal küratörleri olarak diğer metnin arkasında mı duruyorsunuz? ”

Evrensel’in sorduğu sorulara gelince;

Küratöryel ekiple işin taşıdığı risk üzerinde daha önce görüşmemiştik. İkinci sorunun da cevabı maalesef “hayır”. Kendi adıma konuşulmamasının sebebi de basit: bir saldırı gerçekleşirse bu tabii ki kamuoyundan saklanmaz.

İşimin risk taşıdığını bu işi yapmaya başladığım gün biliyordum tabii ki. İlk olarak Kargart’da sergilediğim gün de herşeyin farkındaydım. Nasıl bir ülkede yaşadığımı iyi biliyorum. Çanakkale Bienali gibi büyük bir organizasyonda sergilenmesinde bir sakınca görülmediği için korkularımın, çekincelerimin üzerinde pek durmadım. belki de safça ve düşüncesizce bir tutum ama işte tek taraflı değil görüldüğü üzre.

“Ama kabul etmek gerekir ki; iş sergilendikten ve politik bir saldırıya uğradıktan sonra konu sanatçı ve küratöryal ekibin bu konuda kişisel görüşlerini ve inisiyatiflerini aşmaktadır. ”

haklısın. yerleştirmemin bir parçası politik bir saldırıya uğradı.kimbilir kaç gün, kaç hafta öyle sergilendi. Bir kürt  gerilla kadına atılmış nefret dolu bir çentikle! bana ait gibi günlerce sergilendi. yani ben vurdum o kadını. bu durumda sanat yapıtı da kendi bağlamından koptu. ve  kopmaya devam ediyor.işim sadece bu kadın gerilla resminden ibaret değildi. bu bir duvar yerleştirmesi ve bulunmuş objelerle birlikte 16 parçadan ve duvara çizilen karakalem desenlerden oluşuyor. “kadına dair” otobiyografik bir yerleştirme.

şimdi konuşacak çok şey var. sanat yapıtı üzerinden toplumsal bir gerçeği neden örtbas ediyor olduğumuzu, otosansürü, otosansüre zorlanışımızı, boyun eğmelerimizi herşeyi konuşabiliriz. Fakat bir avuç insan burada daha ne kadar serzeniş dolu yazılar yazacağız? armut toplayanlar ne alemde?

küratöryel ekibin toplanıp bir basın açıklaması yapacakları günü sabırla bekliyorum. Özür dileyen içten yazılmış bir yazı var (evrensel’in dediği gibi ingilizcesi yok. sahi niye yok?) bir de sorulan sorular var; hep bir eksik var. umarım bir araya gelir, öfkemizi öteleyerek, birbirimize temas ederek bu ve benzeri konuları tartışabiliriz.

Sevil Tunaboylu


Not : Takip eden süreçte küratörler Seyhan Boztepe ve Fırat Arapoğlu hakkında yapılan yoğun eleştirilere Beral Madra’dan bir kınama yazısı geldi. Bu yazıdaki bir diğer nokta ise, kişisel tartışmaların benim durumumun önemini gölgelediği idi.

Ardından, Seyhan Boztepe ile yaptığımız telefon görüşmelerinde, talebim üzerine 3 Ocak tarihinde ben ve küratörler arasında özel bir buluşma yaparak durumu karşılıklı değerlendirme kararı aldık.

Tarafların olayın ardından ilk defa bir araya geldiği görüşmede, bahar aylarında gerçekleşmesi planlanan  Çanakkale Paneli’nde bana söz verilmesi kararlaştırıldı. Dileğim elbette en kısa zamanda küratörlerle bir araya gelip bu panelle ilgili çağrı metnini hazırlamak ve bu metnin yaygınlaştırmak yönündedir.


Bu noktada böylesine uzun bir metni kaleme almış olmamın sebebi, organizasyonun bu olayla ve olaya maruz kalan sanatçıyla olan hesaplaşmasının ısrarla kamudan uzak tutulma çabasının bir otosansür refleksi ya da stratejisi olduğunu düşünmemdir. İşim açıkça dağın tepesindeki bir gerilla kadını ele alırken, okunurluğuna ve fiziksel durumuna doğrudan hasar veren bir saldırının yalnızca organizasyonun selameti adına gizli tutulmasını, bu saldırının alelade bir kazaymış gibi tarif edilmesini kabul etmek istemiyorum. Burada artık seslendiğim bir muhataptan ziyade, içimize kurulmuş otosansür mekanizmasını göz önüne getirme çabasını sorgulamak gerekir. Bu mekanizma biz sessiz kaldıkça tıkır tıkır çalışmaya devam edecek. Bu yüzden ben ve sanatçı arkadaşlarım, ses çıkarıyoruz.

Ne yazık ki, resmime bu saldırıyı yapan kişinin bulunması için, olay fark edilir edilmez açılmış olması gereken soruşturma, üzerinden bir aydan fazla süre geçmesine rağmen halen açılmış değil. Sorumlusunun kim olduğunun ehemmiyeti elbette sorumlusunun kim olduğuna göre değişecektir. Fakat her kim olursa olsun bu saldırıyı Çanakkale halkına ya da bir başka kitleye  atfetmek kolaycılık olacaktır. Dünyanın her yerinde, her şehrinde barbarların insanlarla iç içe yaşamakta olduğunu zaten biliyoruz. Bu seferki de muhakkak yine bu barbarlardan biri çıkacaktır.

Benim deşifre etmek istediğim şey, bizi saldırı karşısında tepki vermekten kaçınmaya yönelten mekanizmadır. Susmayı değil, söylemeyi seçmem işte bu yüzdendir.

Sevil Tunaboylu

Zeyno Pekünlü ‘Beni Osman Öldürdü’

Sevil Tunaboylu ‘Ufukta Kaybolana Kadar İzledim’

Zeyno Pekünlü, “Erkek Erkeğe”, Siyah – Beyaz Video, 5′32′
Sevil Tunaboylu, “Önce Adamlara Verin”, tual üzerine yağlıboya

Zeyno Pekünlü’nün “Beni Osman Öldürdü” ve Sevil Tunaboylu’nun “Ufukta Kaybolana Kadar İzledim”  adlı kişisel sergileri eşzamanlı olarak Sanatorium’da:

Zeyno Pekünlü ve Sevil Tunaboylu’nun yeni kişisel sergileri; “Beni Osman Öldürdü” ve “Ufukta Kaybolana Kadar İzledim”, eşzamanlı olarak Sanatorium’da sanatseverlerle buluşuyor. 11 Aralık – 19 Ocak tarihlerinde ziyarete açık olan sergiler, Türk toplumunda genel geçer kabul edilen çeşitli kimliklerin ve söylemlerin; kadınlık, erkeklik, vatandaşlık, milliyet, günlük hayattaki yansımalarını, farklı perspektif ve iletişim araçlarıyla irdeliyor ve sorgulamaya davet ediyor.

İsmini Osman F. Seden’in 1963 tarihli filminden alan, Zeyno Pekünlü’nün “Beni Osman Öldürdü”  adlı kişisel sergisi,  İstiklal Marşı’ndan Yeşilçam melodramlarına kadar gündelik hayatımızın içinde karşılaşmaya, görmeye, duymaya alışkın olduğumuz imaj, sembol, ses ve metinleri yeniden düzenlenerek sunan, çoğunluğu video işlerden oluşuyor. Çalışmalar,  malzemelerin toplumsal işlevlerini ters yüz ederek  izleyiciyi geçici bir kafa karışıklığıyla ve özdeşleşememe haliyle baş başa bırakıyor. Bu sayede birbirinden bağımsız görünen milliyetçilik, militarizm ve patriyarka gibi tahakküm mekanizmalarının işleyişlerini birbirine bağlayarak eleştirel bir alan açmayı hedefliyor.

Sevil Tunaboylu, “Ufukta Kaybolana Kadar İzledim” başlıklı kişisel sergisinde, kendi yaşamından yola çıkarak, toplumun kadın-erkek tanımlarına hane içinde ulaşılması sürecini paylaşıyor. Sanatçının bu konuya yaklaşımında; gündelik aile yaşamının içine gömülü olan anıları, kendi güncel kimliğiyle buluşturmasını gözlemlemek mümkün. Bu karşılaşmada bellek hatıra olma özelliğini koruduğu halde, olgun bireyin güncel konumuna yönelik bir sağlama işlevi de görüyor.

————

Zeyno Pekünlü’s “Osman Killed Me” and Sevil Tunaboylu’s “I Watched It As It Disappeared on the Horizon” titled individual exhibitions are simultaneously at Sanatorium:

Zeyno Pekünlü and Sevil Tunaboylu’s new individual exhibitions; “Osman Killed Me” and “I Watched It As It Disappeared on the Horizon” will be mounted simultaneously and welcome artlovers at Sanatorium. The exhibitions that will be open for visits between 11th of December  and 19th of January, addresses the common identities and discourses in Turkish society. The exhibition opens the reflections of womanhood, manhood, citizenship and nationality to question and analyzes these notions from different perspectives using various media tools.

Zeyno Pekünlü’s personal exhibition, named after Osman F. Seden’s 1963 dated movie; “Osman Killed Me”, mostly consists of video works that reorganize familiar images, symbols, sounds and texts that we grew accostumed to come accross, see and hear; from national anthem to Yeşilçam melodramas. By reversing the social function of these materials, the works leave the viewer in a state of temporary confusion and alienation. Thus, by connecting the processes of domination mechanisms that appear independent from each other such as; nationality, militarism and patriarchy, her work seeks to open a critical space.

In her exhibition, “I Watched It As It Disappeared on the Horizon”, Sevil Tunaboylu shares the process of reaching definitions of masculinty and femininity within the domestic settings and society at large, beginning from her personal life. From the way the artist approaches the subject, its possible to recognise the encounters between her memories of daily, family life that have been burried in her memory and her current identity. During this encounter, memory serves the purpose of contrasting the mature individual’s present attitudes, while, at the same time, retaining the qualities of recollection.

Sanatorium

Asmalı Mescit Mah. Asmalı Mescit Cad.

No:32/A Beyoğlu İstanbul

+90 212 293 67 17

info@sanatorium.com.tr

www.sanatorium.com.tr

“Aylak Adam” // İkametgâh Kadıköy@Kargart // 7 Kasım – 9 Aralık 2012

Gümüş Özdeş’in kalemiyle “hayalden”

HAYALDEN

Sevil Tunaboylu’nun  çoklu yerleştirmesinde aynı kökten beslenen ama birbirinden son derece farklı sembollerin geçişli bir şekilde aynı temaya geri döndüğünü deneyimleriz. Sanatçının geçmişindeki çalışmalarında da rastlanabileceği gibi; işlerinin de sanatçının pratiğinin de temelinde kadınsallığın yanısıra , ona ilaveten ve hatta çoğu zaman daha ağırlıklı olarak “kadına dairlik” vardır. Kadın’ı durum içinde anlatır ama yine durumunu anlatır. Durumun kendisi kadını kadın olarak tanımlayan bağlam haline gelmiştir.

Onun pratiğinde sürekli olarak kişisel referanslara, hayatından anektodlara rastlar, toplumsaldan kişisele, tüzelden tikele uzanan bir hikayeyi tüm duvarı dolaşarak okuruz. O duvar ki  savaşlarla, kayıplarla, anılarla ve kalaşnikof delikleriyle yaralıdır. İşte bu naratife ev sahibi olan duvarda dağ yasası, gerilla hayatı, kardeşlik ve işteş ideoloji her ne kadar belirgin ve sert dursa da, düşünce ağacının temeline indiğimizde;  objektife yarı nazlı bir şekilde boynunu büken kadın, kadındır. Dağ da dağdır.

Ailelerin kayıplarının fotoğraflarını, diplomalarını sergiledikleri bir tür ağıt duvarına şemasal olarak benzeşen düzenlemede, üzerinden kimsenin atlamadığı , dağın başında kendi kendine tüten nevruz ateşi, oldukça melankolik bir duygu uyandırsa da ; saçlarından birbirine bağlı gerillaların “tek”liği de bir o kadar dünyalıktır.  O yüzden bu anlatımda ima arayamayız, doğrudan bilinçten fırlatılan gerçek hapçıklarıdır bunlar.

Gidenin meçhule gittiği dağın, asla salt coğrafi bir öğe olarak algılanamadığı , meçhul olarak okunduğu coğrafyada bu kadınlar birbirlerine kadınlıklarıyla, kadınlıklarının bir simgesi olan saçlarıyla, öldükten sonra bile uzayan saçlarıyla birbirlerine yoldaşlıktan çok daha limbik, oldukça kadınsı bir dille bağlılar. Bu onlar için ideolojik birliktelikten, ortak davadan, yoldaşlıktan daha özel , daha yakın bir bağ. Bu yüzden kendi kütlesi ve oldukça fazla olan ağırlıklarıyla saçlarını cephede de olsa yanlarında taşıyor ve uzatıyorlar. Sosyolojik bağlamdan kendini ayıran bu ilişki bu tabloda sığ sularda boğuluyor gibi duran, biteviye bir  kimliği ispat mücadelesi içindeki modern kadına çok daha duyusal ve gerçek bir alternatif bağ da tarif ediyor aynı zamanda. Yamaçta sıra halinde oturup birbirinin saçını tarayan kadınlar, bildiğimiz yerlilik, yurtluluktan farklı bir otonom yaşayışın en çarpıcı anlarından birinde, yine sanatçının portresiyle karşımıza çıkıyor.

Duvarı dolaşırken birden yurtsuzluk algısı, “kimliğime yürüyordum sanki”* cümlesinde ortaya dökülen yurtluk-aitlik kavramı ile yerlebir oluyor, dil hapishanesinden uzaklaşıp yerli olmayı bırakmak, bunu salt topluluk olarak sömürülüyor, yoksullaştırılıyor, göçe zorlanıyor olmak motifleriyle yapmıyor olmak, asimilasyon politikalarından uzaklaşarak yürümek, yürüdükçe“kimliğine ilerlemek” için yapıyor olmak kadar dişil bir durum, tüm bu kaos içinde akla zor gelen, eşine rastlanması zor ve oldukça naif perspektif belkide.

“O harikalarDiyarı”nda küçük bir kız gibi, Alice gibi, “büyümekte ve küçülmekte” olandır. Onunki, “olmuş bitmiş” bir “kimliğin” değil, bir oluş sürecinin, sürekli olarak değişmekte olan bir bedenin, evrensel akışın küçük bir parçasının ifadesi, bir tasarrufudur. Bunlar “minor” varoluşlarıdır. Onları bu dünyada bir konum tanımlamaz, daha çok bir oluş sürecinin “henüz değil” ile “artık değil”arasında gidip gelen titreşimli bir çizginin salınımları tamamlar. Oysa toplumsal bilimler “azınlık” kültürlerini araştırmakta kendilerine özgü bir yeteneksizliğe sahiptir. …” **

Sanatçı bu manada oldukça kişisel olan bu çalışmada guerillagirlz portrelerinde belirip kaybolurken, kendi çocukluğu ve genç kızlığından bir “bulunmuş obje”*** ‘yi de mercekleştirerek alternatif bir yaşama bakıyor.Yıllar önce kimbilir hangi sebeple saklanmış, simitliğini kaybetmiş ve bir hatıranın kendisine dönüşmüş simit, alternatif bir kadere ait anıyla, gerilla kız ile kişisel yaşamı arasında kurduğu köprünün en sağlam direği haline geliyor. O da gerilla gibi içinde olduğu kaosu estetize ediyor. Öte yandan böyle düşünmezsek, dağlar sadece dağlardır, simit de simit.

Dağ dağdır, kadınsa kadın.

Gümüş Özdeş

* Bejan Matur, Dağın Ardına bakmak, syf.69, Timaş Yay.

** Ulus Baker, Aşındırma Denemeleri, syf.205, Birikim yay.

*** “found object”

3.Uluslararası Çanakkale Bienali // Kurgular ve Karşı Duruşlar // 28 Eylül – 3 Kasım 2012

‘Mesafe ve Temas’, Baksı Müzesi, 2012

‘hayalden / imaginative’

”There is nothing like what we feel in the places where we were born,where the articles make a hit without giving an opportunity to make a choise, where the external world could only be seen as an extension of our personality.”
George Eliot